Yeni Günlük



RehberTürk



İnternetSponsor



BLOGEVİM



SİNEMA VE FİLMLER



Bilgi TV



ADRES BANKASI

HABERMETRE

ADRESS TURK

YENİGÜNLÜK

Güncel hayatta karşılaştığımız gazetelerde okuduğumuz ilginç haberler,teknolojik yenilikler,müzik videoları,günlük hayattan kesitler,sinema tv konularından magazinden birer tutam derleme küçük küçük pasajlar...
Sıkılmadan eğlenceli bir şekilde YENİGÜNLÜK 'te yer alacak.


16/5/2008

Çapkın Silvio iş başında

İTALYA’NIN çapkınlıktan sabıkalı başbakanı Silvio Berlusconi (72) üçüncü kez iktidara gelmesinin ardından yine rahat durmadı

Berlusconi önceki akşam meclisten güvenoyu aldığı oturum sırasında partisinden yeni seçilen iki kadın milletvekilline aşk mesajları yolladı. İtalyan lider, meclisin antetli kağıtlarına el yazısıyla yazdığı ve yardımcıları aracılığıyla yolladığı mesajında 32 yaşındaki Nunzia De Girolamo ile 31 yaşındaki Gabriella Giammarco’ya iltifatlar yağdırdı. Genç ve bekar iki kadın vekilden aynı şekilde karşılık alan Berlusconi, “zaferini” çapkın bir gülüşle kutlarken bu mesajlaşma meclis televizyonu tarafından saniye saniye yayınlandı.

Kadın bakana da “asılmıştı”

Berlusconi geçen hafta da eski bir manken olan Fırsat Eşitliği Bakanı Mara Carfagna’ya “Partimizdeki kadınların ilk gece hakkkı lidere aittir” demişti.

“Ne kadar güzelsiniz”

Berlusconi “Ne kadar güzel görünüyorsunuz. Sabah sizi kahvaltıya götürecek yakışıklılar varsa, emrediyorum hemen evinize gidin. Çok çok öpüyorum” diye yazdı.

İki kadın vekil ise şu yanıtı verdi: “Sevgili başbakanımız, biz sadece sizin gibi bir yakışıklının kahvaltı teklifinizi kabul edebiliriz. Sevgilerimizle.”  vatan


17/12/2007

O beni en çıplak halimle biliyor!

Geçirdiğiniz bu kalp hastalığı neyin nesidir?

- Tıptaki adı atrial septal defekt. Türkçesi, kalp delik...

Allah Allah, nasıl fark ettiniz?


- Aslında yıllarca edemedim. Ben kendimi bildim bileli heyecanlı bir adamım. Kalbim çok hızla atar, ağzımdan çıkacakmış gibi. Sesi, resmen dışarıdan duyulur: Güm-güm... Güm-güm... Güm-güm... Herkeste böyledir diye zannettiğim için, bunun fizyolojik bir sorun olabileceği aklıma gelmedi...

Eee?

- İki yıl önceye kadar. O zaman, bu işte bu tuhaflık olduğunu anladım. Çünkü sahneyi paylaştığım daha genç arkadaşlarımdan bile fazla heyecanlanıyordum. Kalbimi sakinleştirebilmek için çok uğraşmam gerekiyordu. Üstelik aritmim de vardı. Yaşamayan birine tarif etmesi zor. Kafasına göre çalışan serseri bir kalp. Canı isterse hızlı atıyor, istemezse yavaş. Sen, ne yapacak diye şaşkınlık ve panik içinde bekliyorsun...

Bugüne kadar hiç check up'a filan gitmediniz mi?

- Gitmez olur muyum? Gittim.

Niye çıkmadı o zaman?

- Benim gibi kondüsyonlu, dansçı ve sağlıklı bir adama kimse hastalık-mastalık kondurmuyor. 5-6 sene önce, babam Ege Üniversitesi'nde by- pass oldu. O arada bana da eko çektiler, 'Kalp kapakçığınızda ufak bir üfürme var' dediler ama önemsemediler. İkinci Bahar dizisinin en popüler zamanlarıydı, kontrol- montrol gürültüye gitti. Ve üzerinden yıllar geçti. Meğer o arada kalbim birkaç milim büyümüş...

Büyümüş de ne olmuş?

- Vücuda zarar veriyor, ömründen yiyorsun. Özellikle de bizim gibi antrenman yapmak zorunda olan insanlar, kalplerine çok daha fazla yüklendikleri için, kalp 2 misli, 3 misli daha fazla çalışıyor. O yüzden de büyüyor.

E ne yaptınız peki?

- Benimle aynı yaştaki bir arkadaşıma 'Ya bende böyle tuhaf tuhaf şeyler oluyor' diye anlattım. 'Bende de!' dedi. Çok şükür ki öyle dedi, birlikte kontrole gittik. 'Boş ver ya, bir şey olmaz' deseydi belki de gitmeyecektik. Farkında olmadan benim hayatımı kurtarmış oldu. Onda bir şey çıkmadı, bende çıktı. Kalpteki büyüme teşhis edildi. 'Muhtemelen, bir de delik var' dendi.

Ne hissettiniz?

- Şoke oldum. Tedaviye başlayabilmek için 2 yıl bekledim. Psikolojik olarak hazır olmam gerekiyordu. Bir de kalp büyümesinde kalp krizi riskin olmuyor, yaşıyorsun ama ömründen yiyorsun.

Rahatsızlığınızı kiminle paylaştınız?

- En yakın bir iki arkadaşım dışında hiç kimse ile...

Aileniz? Anneniz?

- Hayır. Çünkü zaten kardeşime çok üzülüyordu, bir de benim için üzülsün istemedim.

Ne kadar korktunuz?

- Çok korktum. Hayatımda hiç korkmadığım kadar korktum. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin... Yarılacaksın... Açılacaksın. Şimdi cengaverliğin manası yok... Bir de o arada aşık oldum: Bergüzar, hayatıma girdi. Bir taraftan da kalbim büyüyor...

Ona ne zaman söylediniz?

- Başta söylemedim. Bir gün göğsüme kafasını yaslanmıştı, doğruldu bana baktı ve 'Kalbin benim için hızlı atıyor!' dedi. O kadar hızlı atıyordu, dışarıdan bile hissediliyordu. Ben de gülümsedim. Gerçeği söyleyemedim...

Neden ki, kalbi delik bir adamla birlikte olmak istemez diye mi düşündünüz?

- Hayır öyle değil ama... İlişkimizin çok başındaydık. Ona böyle bir şeyi yüklemek haksızlık olacaktı... Bakmayın, ağır bir yük... Ben belki rahatlamış olacaktım ama bin bir tane işinin içinde bir de kafasında bunu taşıyacaktı. Beklemeye karar verdim. Bir de ilişkimizin nasıl şekilleneceğini bilmiyordum. Ama şunu söylediğimi hatırlıyorum: 'Yazın öyle bir şeye tanık olacaksın ki, ya benden ayrılacaksın ya da bana daha çok bağlanacaksın...' Baktı suratıma, bir şey söylemedi...

Bu arada, siz her şeyi ayarlıyorsunuz, müthiş bir gizlilik içinde...

- Evet.

Neden Amerika?

- Çünkü Cleveland'da Murat Tuzcu diye bir doktor var. Kendi dalında dünyadaki birkaç iyi isimden biriymiş. Anjio ile giriyorlar, deliğin üstünde şemsiye açıyorlar, kapatıyorlar ve çıkıyorlar. Çok basit bir sistemmiş. Ameliyat bile denmiyor buna. Yeni bir şey olduğu için deneyimli birinin yapması daha doğruymuş. Bu yüzden Amerika olsun istedim. Bir de tabii Bergüzar faktörü var, burada olsaydım sessiz sedasız halletmeye olanak yoktu, basın üşüşecekti...

Para-mara?

- Doğuştan olan hiçbir şeyi sigorta karşılamıyor. Amerika'da yapılan en ufak bir müdahalenin bile ne kadar pahalı olduğu düşünülürse... Ben tabii henüz haberdar değilim, anjiyo yapılacak ve iş bitecek zannediyorum. Orada ortaya çıktı ki, anjiyo ile halledilemiyor. Açık kalp ameliyatı olmam gerekiyor!

Yanınızda kimler var?

- Bergüzar. Asistanım Fatoş. Ve iki arkadaşım daha: Ömür ve Şüayip... Anneme 'Amerika'ya tatile gidiyoruz' dedim. Gitmeden bir gün önce annem ve babamla kahvaltı ediyoruz, durduk yerde annem, 'Senin kalbin bir garip atıyor' demesin mi? İçeri gitti, tansiyon aletini aldı. Babam, 'Şimdi nereden çıkarıyorsun bunları?' dedi. Annem ölçtü, tansiyonum düşük çıktı, babam, 'Bak gördüm mü, ben sana dedim, oğlanın bir şeyi yok. Turp gibi maşallah. Tansiyonun yükseği kötüdür...' dedi. Anne içgüdüsü işte, bir şeyler hissediyor!

Nasıl bir psikoloji içindesiniz?

- Bergüzar yanımda, en güvendiğim dostlarım yanımda... Hepsi de bana müthiş destek. Testleri yaptırıyorum, bekleme süresinde de araba kiralayıp etrafı geziyoruz, rahatlamak, gevşemek için... Ve annemle telefonda konuşuyorum, bilmiyor ama sanki biliyor gibi ki; 'Bu Amerika sana çok iyi gelecek, kendini yeniden doğmuş gibi hissedeceksin' diyor...

Nasıl bir şey, insanın açık kalp ameliyatına gireceğini öğrenmesi?

- Berbat bir his. Ağlamaya başladım... Palavra yani erkekler ağlamaz... Bir de 14 Temmuz'da ameliyata alabileceklerini söylediler. 14 Temmuz benim doğum günüm. 'Aman Allah'ım bu bir işaret mi?' diyorum. Doğum günümde ölecek miyim, sevdiklerimden ayrılacak mıyım? Anneme söylemeli miyim, söylememeli miyim? Onun beni doğurduğu günde, benim ondan izinsiz ölmeye hakkım var mı, yok mu? Ama söylesem de yapabileceği bir şey yok ki...

Refakatçilerin durum nedir?

- Hepsinin tavrı farklı. Bergüzar çok realdi. Hiç öyle fantastik, uçarı değildi. Ayağı yere basıyordu, sağlamdı, toprak gibiydi. Gereksiz duygusallıklar yapmadı. Acayip destek oldu. Fatoş da öyle. Koruyan, kollayan, asla yalpalamayan... Diğer arkadaşım Ömür, o da dans hocası, 'Bak göreceksin seneye şöyle yapacağız, böyle yapacağız!' diye beni yeni projelerle oyaladı. Şuayip ise bilge ve sakindi, 'Anı yaşa' diyen ses. 'Başına ne gelecekse gelecek, kabullen. Sen sadece kendini ve başkalarını affet...' Ve 14 Temmuz geldi çattı. 1969'da ben doğduğumda da 14 Temmuz'da yağmur yağıyormuş, o gün de yağıyordu...

Doktorların tavrı nasıl, yatıştırmaya mı çalıyorlar?

- Yok hayır, son derece gerçekçi davranıyorlar, ortada ne risk var söylüyorlar. Ben espri yapmaya çalışıyorum, 'Uçağa binmenin bile riski var' diye. 'Yok öyle değil' dediler, 'Bu açık kalp ameliyatı, ölüm riskiniz dahi var...'

O arada annenizle konuştunuz mu?

- Evet tam uyutulmadan önce. Kafamda bone var, ameliyata gidiyorum, sedyedeyim. Yine söylemedim. O da bana, 'Sen çok yoruldun oğlum. Artık biraz dinlenmen lazım' dedi, 'Ama merak etme her şey yolunda gidecek.' Ağladığımı duymasın diye hemen Bergüzar'a verdim telefonu. İnsan ne yaşarsa en yoğun annesiyle yaşıyor, başkalarının metaneti de onu koruyor...

Bu kadar büyük bir operasyondan bir gecce önce neler oluyor? İnsan nasıl uyuyor...

- Uyuyamıyorsun ki. Kıvrılıyorsun. Anne karnındaki gibi. Ya da karda uyuya kalmış gibi. Sırtüstü ya da yüzüstü yatamıyorsun. Ve insan anne ya da baba figürü arıyor. Bergüzar annem oldu, beni kolladı, esirgedi. Tuhaftı her şey. Güzeldi aslında. Bir an gülerken, bir an ağlıyorduk. Duygularımız çok hızlı yer değiştiriyordu... Ve sonra ben, 7 saat süren ameliyata girdim. Siyah bir Amerikalı beni ameliyathaneye götürdü, belli yerden sonra ziyaretçi giremiyor. Ben metin durmaya çalışıyordum, ama bir noktadan sonra kendimi bıraktım, inanamazsınız hüngür hüngür ağlıyorum. Ne zaman refakatçilerimle ilişkim tamamen kesildi, yalnız kaldım, tekrar bir güç geldi üzerime...

Bu arada sizin İngilizceniz nasıl?

- Çok kuvvetli değil. Gencim, dansçıyım diye sempatik davranıyorlar. Ameliyattan önce bir iğne yaptılar. Mutluluk iğnesi gibi bir şey. Ben bir mutluluk böceğine dönüştüm. O çat pat İngilizcemle döktürüyorum. 'Ben dansçıyım, benim gösterim bitti, şimdi sizin gösteriniz başlıyor' diyorum, 'İzin verin de alkışlayayım sizi...' Ben hatırlamıyorum, sonradan anlattılar böyle şeyler söylemişim. Sonra şahane bir uyku çektim...

Kendinize geldiğinizde...

- Yoğun bakımdaydım... Bergüzar girdi içeri... Ne kadar mutlu oldum anlatamam... Deprem enkazı altındaki adama uzanan bir el gibiydi. Öyle bir mutluluk... İnsanlar keşke bu tür büyük ameliyatlar geçirmeden bunları hissedebilseler...

İlişkiniz açısından sınav gibi bir şey miydi?

- Bilmiyorum ama unutulmayacak bir şey. Aramızda bir problem çıkacak bile olsa, o anları hep hatırlayacağım. İnanılmaz destek oldu. Tabii ister istemez, böyle bir tecrübe, havada boşlukta dolaşan bir ilişkiyi, belirli sabit bir yere raptiyeliyor... Daha griftleşiyorsun, iç içe giriyorsun... Bergüzar, beni artık en çıplak, en savunmasız halimle biliyor... Kuvvetsiz Tan'ı da tanıyor. Çok rahat ağlayabiliyorum onun yanında...

Bu bir erkeğin korktuğu bir şey midir?

- Belli bir samimiyeti aşmışlarsa, neden korksun? Öteki türlüsü samimiyetsizlik... Çok açık, çok transparan bir ilişki bizimki.

Evleneceğiniz doğru mu?

- Evet. Allah izin verirse. Önümüzdeki yaz sonuna, gelecek eylüle.

By- pass kişiliği değiştirir derler, sizde de var mı öyle bir şey?

- Bergüzar diyor bazen, 'Başka bir adam oldun' diye... Ben ölümü hissettim... Köşesinden, ucundan döndüm. O zaman şöyle tuhaf bir şey oluyor: Kendi kıymetini anlıyorsun, her şeye 'Eyvallah!' demiyorsun. Suiistimal edildiğini, kullanıldığını anlayınca terk ediyorsun. Yok oluyorsun, yok ediyorsun. Yeni Tan'da fark ettiğim şey bunlar.

Saçınızı neden kestirdiniz?

- Ameliyattan sonra değişiklik yapmak istedim. Önceki Tan'la çok özdeşleşen şeylerden biri saçıydı... Kestirdim.

Hayatınızın dönüm noktası mı oldu bu ameliyat?

- Evet hiç şüphesiz... Önce, çok yaşlı bir insan gibi hissediyordum kendimi, 5 adım atınca, ya da yokuş çıkınca yoruluyordum. Şu anda hızla kondüsyon kazanıyorum. Ve bu, sanki benim eski kalbim değil, yeni bir kalp gibi. Bu kadar düzenli atar mı? Çok güzel bir şeymiş, ben bunu yaşamamıştım. Tavırlarda da değişikliğe yol açabilirmiş. Kendimi daha sakin, daha güvenli hissediyorum...

Peki annenizin bu olan bitenden ne zaman haberi oldu?

- Önce yoğun bakım, sonra hastane odası, sonra bir hafta otel istirahatı derken, 'Tamam' dediler, 'Türkiye'ye dönebilirsiniz...' İşte o zaman anneme telefon açtım dedim ki, 'Senden bir şey rica ediyorum. Biz sana geliyoruz Bergüzar'la...' 'Evet oğlum.' 'Sevdiğin ne kadar insan varsa bir araya topla. Bütün dostlarını, arkadaşlarını...' 'Tamam' dedi, ama sebebini sormadı. 'Uzaktalarsa, uçak biletlerini de alalım...' 'Sen merak etme' dedi...

O ne zannetti?

- Muhtemelen bütün sevdiklerinin önünde Bergüzar'a evlenme teklif edeceğimi... Neyse, biz geldik... Herkes oturuyor... Herkes şık şıkıdım... Pastalar, börekler... Bizim de bir Sivas kangalımız var, beni çok sever, hep üzerime atlar. Bergüzar eve girince tedbir aldı, Kuzi üzerime çıkmasın diye. Çünkü hálá yeteri kadar güçlü değilim, devirir beni. O esnada babam, durumda bir tuhaflık olduğunu hissetti... Ben ayağa kalktım, herkese 'Bu, bir evlenme teklifi değil' dedim. Bir sessizlik oldu. 'Ben size bugün başka bir şeyden bahsedeceğim' dedim ve 'Bundan iki yıl önce...' diye konuşmaya başladım. Kalbimdeki rahatsızlıkla ilgili her şeyi anlattım. Biri, 'Şimdi ameliyata mı gidiyorsunuz Amerika'ya Bergüzar Hanım kızımızla' dedi. 'Annene bunu söylemeye mi geldin?' dedi. 'Hayır teyzecim' dedim, 'Ameliyat oldum. Şu anda çok iyiyim, anneme bunun müjdesini vermeye geldim...' Herkes ayağa kalktı, alkışlamaya başladı... 

17/12/2007

Tuğba Özay Beyaz'a gözyaşı döktü...


Beyazıt Öztürk ve Güven Kıraç'ın birlikte sundukları CNN TÜRK'te yayınlanan 'Nası Yani' programı, Ramazan Bayramı'nın birinci günü için özel bir yayına imza attı. Stüdyosunu kadın cezaevi Paşakapısı'na taşıyan 'Nası Yani' programı burada bulunan mahkumlarla özel söyleşiler gerçekleştirdi.

450'yi aşkın kadın hükümlünün bulunduğu cezaevinde çekimlerin yapıldığı salon küçük olduğu için sadece 40 mahkum stüdyo konuğu olabildi. Programa, Psikolog Dr. Yücel Sezer, infaz koruma memuru: Pakize Doğan ve mahkumlar; ünlü manken Tuğba Özay, Hatice Güvercin, Oya Baturoğlu, Emine Tiryaki, Şule Özbakan ve Gülşen Ay konuk oldu. Çekim yapmaya dışarıdan bir ekibin geldiğini görünce gözyaşlarına hakim olamayan Tuğba Özay, program sırasında yaptığı açıklamalarla duygu dolu anlar yaşattı.

CEZAEVİNE GİRMEDEN BİR GÜN ÖNCE İMZA DAĞITIYORDUM
Cezaevinde ikinci bayramını geçirdiğini belirten Özay, 'Buraya girmeden bir gün önce bir festivaldeydim. Birçok meslektaşım, bu camianın içerisinden birçok arkadaşımla beraberdim, sevenlerim de yanımdaydı. Hayranlarıma fotoğraf veriyordum, imza dağıtıyordum ama bir gün sonrasında hiçbir şekilde hayal edemeyeceğim bir hayatın içine girdim. Bu bir günde değil, bir saatte, bir dakikada da olabilir. Hayat işte böyle bir şey. Haksızlıkların içerisine sürüklenebilirsiniz ama bunun zaman içerisinde doğruluğa geçiş olacağını inanıyorum' dedi.

Okuduğu şiirde arkadaşlarını gözyaşına boğan Özay sözlerine şöyle devam etti: 'Bir gün bir tahliye yaşanıyor, herkes mutluluğa boğuluyor... Sanki bayram sevinci yaşanıyor o anda. Sanki giderek özgürlüğünüze yaklaştığınızı hissediyorsunuz. Buraya mektup gelince de apayrı bir mutluluk yaşanıyor.'
Programda Özay'ın dışında biri görme özürlü iki kader mahkumu da şiir okudu ve şarkı söyledi. Psikolog Dr. Yücel Sezer, cezaevindeki mahkumların yaşadıkları çöküntü psikolojisi hakkında önemli açıklamalarda bulundu. İnfaz koruma memuru Pakize Doğan ise bayramı cezaevinde geçiren mahkumların birbirlerine daha çok kenetlendiklerini belirtti.

Demir kaşığı unuttum

Cezaevindeki yaşamın yarattığı psikolojik baskının da konuşulduğu programda, bir mahkum içerisiyle dışarının farkını demir kaşık örneğiyle anlattı: 'Aylar sonra ilk kez elime demir kaşık verildi. Kaşık çok ağır geldi, ağzıma götürdüğümde dişlerime çarptı. Kaşık kullanmayı bile unuttuğumu anladım o an. Kaşığı bıraktım, plastik kaşık verir misiniz diye rica ettim. Dışarıda özgürlük demirden kaşık olabiliyor bazen. İçeride ise kaşığın tek bir anlamı var; demir parmaklıkların arkasından geçen günler. Hiç bitmeyen özlem.'

Burası herkes için bir ders
Tuğba Özay, Paşakapısı Cezaevi'nde bulunan her kadın mahkumun öyküsünün film gibi olduğunu söyledi. Kariyerinin en dramatik çekimlerinden birini gerçekleştirdiğini belirten Beyazıt Öztürk ise 'Burası herkes için bir ders... Bu hayat öyle ya da böyle bizim için. Bize biçilen hayatı yaşamak zorundayız. Yapacak başka bir şey yok' dedi. (Gecce.com)

18/8/2007

12 bin çocuk ailesinden ayrı

UNICEF Türkiye Temsilcisi Eddie McLaughney, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumuna (SHÇEK) bağlı yurt ve yuvalarda kalan çocukların 12 bininin ekonomik nedenlerle ailesinden ayrı kaldığını belirterek, “Bizim önerimiz, bu çocukların masrafı için ailelere, ayda 200-250 YTL ödensin, çocuk ailesinden kopmasın” dedi.

UNICEF Türkiye Temsilcisi McLaughney, yur ve yuvalarda barınan çocukların durumuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Çocuk politikalarının en önemlilerinden birinin kurum bakımındaki çocukların durumlarının iyileştirilmesi olduğunu belirten McLaughney, şunları söyledi:

“SHÇEK yuvalarında kalan 20 bin çocuktan 12 bini ekonomik nedenlerle ailesinden ayrı. Yuvalarda bu nedenle kalıyorlar. Bizim önerimiz, bu çocukların masrafı için ailelere 200-250 YTL ödensin ve bunu çocukların giderlerinde kullansınlar, çocuklar ailelerinden kopmasın. Ayrıca aileler için de aile eğitim programı, daha iyi ebeveyn olma programı kullanılsın istiyoruz. Bundan da faydalansınlar. Bizim yaptığımız da fon yaratmaya çalışmak, kurumları harekete geçirmek.”

“ŞİDDET EN ÖNEMLİ SORUN”

McLaughney, önemli çocuk hakları ihlallerinden biri olan şiddete ilişkin ise “TBMM Araştırma Raporununu verileri gibi bizim yaptığımız çalışmalar da ortaya koyuyor ki şiddet ailede başlıyor. Şiddetin temelleri kötü şekilde evde atılıyor. Şiddetin çözümüne ilişkin ne yapılacağı çok zor cevap bulunabilecek bir soru, çözümü de zor” diye konuştu.

Çocuklara yuvalarda bakmak yerine ailelere maddi yardım yapılmasına yönelik önerilerinin, çocuğun ailesinden şiddet görmesi ya da istismara uğraması durumunda geçerli olamayacağını anlatan McLaughney, böyle bir durumda çocuğun ve ailenin yapısının uzmanlar tarafından incelenmesi, eve dönmesi durumunda çocuğun nasıl bir ortamda kalacağının ortaya konulması gerektiğini söyledi.

Çocuğun ailesinin yanında yetişmesinin ve eğitilmesinin araştırmalarla doğrulandığını ifade eden McLaughney, ailesine ya da topluma geri dönme imkanı olmayan çocukların kurumlara ait yuvalarda kalması gerektiğini belirtti.

YENİ HÜKÜMETTEN BEKLENTİLERİ

McLaughney, 58. ve 59. hükümetler döneminde sağlık, adalet bakanı, milli eğitim ile kadın ve aileden sorumlu bakanlar ile çok iyi çalıştıklarını belirterek, “İlk beklentimiz yeni bakanlarla da bu güzel iletişimi sürdürmek” dedi.
Kız ya da erkek ayrımı yapılmadan çocukların okula gönderilmesinin Milli Eğitim Bakanlığından en önemli beklentileri olduğunu dile getiren McLaughney, “Çocukların olması gereken yer okul. Türkiye'de sağlık alanında çok hızlı bir iyileşme var. Diğer eksiklik bulunan alan koruma alanı, bu alanda çok gelişme kaydedilmesi lazım. Çocuk koruma programının geliştirilmesini ve iyileştirilmesini istiyoruz” diye konuştu.

6/7/2007

Türkiye'de Suç ve ceza

'Türkiye'de suçlu cezasız kalıyor'

Uluslararası Af Örgütü raporunda, kötü muamele yapan güvenlik güçlerinin Türkiye'de cezalandırılmadığı belirtildi

Uluslararası Af Örgütü, dün yayımladığı bir raporda, Türkiye'de güvenlik güçlerince yapılan işkence ile kötü muamelenin 'cezasız kaldığını' kaydetti. 'Polis memurları ve jandarma tarafından yapılan ciddi insan hakları ihlallerinin soruşturma ve adli takibatının yetersiz' olduğunu belirten raporda, "Bu aynı zamanda savcılar ve hâkimlerin tutarsız kararlarıyla destekleniyor" denildi.
Güvenlik kuvvetlerinin karıştığı faili meçhul cinayetler hakkındaki kovuşturmaların eleştirildiği raporda, "Güvenlik güçlerinin cezalandırılmamasının etkenleri arasında, idari gecikmeler, adli süreçteki eksikliklerle insan hakları savunucuları ve gazetecilere yönelik baskıların bulunduğu" da vurgulandı.
Raporda, "İşkence altında alındığı öne sürülen ifadelerin mahkemelerde hala kanıt olarak kabul edilmesine" de tepki gösterildi. Örgütün raporunda, "Sonuçta insan hakları ihlallerinin kurbanları için adalet, ya çok geç tecelli ediyor, ya da hiçbir zaman hak yerini bulmuyor" ifadesine yer verildi.
Raporda, Mart ayında Diyarbakır'daki gösterilerde çıkan olayların ardından gündeme gelen kötü muamele suçlamalarına da dikkat çekildi. Raporda, "Diyarbakır'da baronun yasal yardım raporlarına göre bir kısmı çocuk olan tutukluların yüzde 95'i işkence veya kötü muameleye maruz kaldı. İşkence ve kötü muamele iddialarına dair 34 soruşturma başlatıldı. Bir yılı aşkın bir süre olmasına rağmen, güvenlik güçlerinin herhangi bir üyesi aleyhine bir dava bile açılmadı" denildi.
Raporda, örgütün Avrupa ve Orta Asya Direktörü Nicola Duckworth'un sözleri de aktarıldı. 'Türk ceza sisteminde reform yapılmalı' ifadesini kullanan Duckworth, "Türk ceza sisteminde, insan haklarının korunmasına daha fazla önem verilmeli" dedi.

13/3/2007

Filme özendi, vücudunun 'özel' bölgeleri yandı

ABD’de bir adam izlediği filmin etkisinde kalınca ‘özel’ bölgesi yandı.

      Çılgın denemeler yaparak milyonların ilgisini çeken iki karakterin rol aldığı ‘Jackass’ filmini izleyen Jared W. Anderson bir sahneden etkilenerek arkadaşı Randell D. Peterson’dan üzerine benzin dökmesini istedi. Dostunun isteğini geri çevirmeyen Peterson 20 yaşındaki Anderson’un üzerine benzin dökerek kibriti çaktı. Fakat Anderson ilk denemede alev almadı. Bunun üzerine pantolonunu indirerek arkadaşından kibriti tekrar çakmasını isteyen Anderson birkaç saniye içinde alevler içinde kaldı.

      Çevredekilerin şaşkın bakışları arasında tuvalete koşan Anderson ellerindeki ve penisindeki yanıklar yüzünden hastaneye kaldırıldı.
     

6/3/2007

Zor Durumla Başa Çıkma Rehberi

Yakınını kaybetmiş birine ne söylenir ya da sevgilisi tarafından terk edilen arkadaş nasıl avutulur? Seninle dergisi, nasıl davranmak gerektiğine bir türlü karar veremediğimiz böyle zor durumlarla başa çıkma yollarını mart sayısında büyüteç altına aldı.

Hayatta öyle anlar vardır ki, hemen oradan kaçıp kurtulmak isteriz ya da kelimeler kafamızda uçuşur, ne söyleyeceğimizi bilemeyiz. Hazırlıksız yakalandığımız bu zorlu sınavda çözüm yolları basit olsa da, o an bir türlü akla gelmez. Bu yüzden böyle zorlu durumlarda vereceğimiz sınava önceden çalışmakta yarar var. İşte çözüm önerileri...

Biri size tutulması güç bir sır verirse

ÇÖZÜM:
Bir tanıdığınız eşini nasıl aldattığını size anlatmaya başladı ya da iş arkadaşınız şirketin kasasından bir miktar para aldığını söyledi. Aslında bunlar bilmeyi hiç istemediğimiz şeylerdir. Çünkü bildiğimiz zaman suçu da paylaşmış oluruz. Bu tür sırlarını açıklayan arkadaşlarınızı susturmaktan çekinmeyin. Anlattıklarının sizin üzerinizde yarattığı etkiyi ona açıklayın. Örneğin, "Bana bu sırrı vermenden rahatsız oluyorum, çünkü ne şekilde tepki vermem gerektiğini bilmiyorum" diyebilirsiniz. Tabii ki merak duygumuzu yenip bunu söylemek hiç de kolay değil ama en doğrusu böyle bir sırrı hiç öğrenmemek.

Kimseyi tanımadığınız bir yere davet edildiniz

ÇÖZÜM:
Herkes birbiriyle keyifle sohbet edip, içkisini içiyor. Fakat siz tek başınızasınız, çünkü hiç kimseyi tanımıyorsunuz. Hemen paniğe kapılmayın. Sırtınızı duvara dayamak güven duygusu verir. Bu şekilde etrafı süzerken bir yandan da içkinizi yudumlayın. Sakin olun ve sohbet etmek isteyebileceğiniz ve sempatik bulduğunuz birileri var mı, bakın. Eğer varsa, o yöne doğru gülümseyin, yanınıza gelmeleri için bakışlarınızla davet edin.

Bir iş arkadaşınızı teselli etmek istiyorsunuz

ÇÖZÜM:
İş arkadaşınız eşinden boşandı, siz de onu nasıl teselli edeceğinizi bilemiyorsunuz. Öncelikle arkadaşınıza, bu konu hakkında konuşmak isteyip istemediğini sorun. "Seni çok üzgün görüyorum, yapabileceğim bir şey var mı?" diyebilirsiniz. Eğer konuşmak isterse, önce onu dinleyin. Dinleyici olmakla arkadaşınıza en iyi yardımı yaparsınız. Daha sonra onun kafasını farklı konularla meşgul ederek, neşelendirmeye çalışabilirsiniz. Örneğin, işten sonra birlikte sinemaya gidin. Arkadaşınızın size anlatmış olduklarını diğer arkadaşlarınızla kesinlikle paylaşmayın.

Yakınını kaybeden bir dostunuzla karşılaştınız

ÇÖZÜM:
Ölüm o derece ağır bir darbedir ki, çoğu zaman ne yapacağımızı bilemeyiz. Ancak geride kalanlar için en büyük teselli, onların acısını paylaşmaktır. "Anneni kaybettiğini duydum, gerçekten çok üzgünüm. Senin için çok zor olmalı" demekten çekinmeyin. Bu acıyı yaşayan arkadaşınıza hissettikleri hakkında konuşma fırsatı verin. "Zaman her şeyin ilacıdır" gibi klişeleşmiş lafların hiçbir faydası olmayacağını da unutmayın.

26/2/2007

Bekar Bayramı

İspanya’nın kendi halindeki 400 nüfuslu dağ kasabası Hoyocasero’da evlenecek kadın kalmayınca, onlarca bekâr erkek, internete ilan verip, “Çiftçiyiz, hayat arkadaşı arıyoruz” dedi

Çağrıya yanıt veren 150 kadın, otobüslerle kasabaya akın etti. Bekâr erkekler, müstakbel eşlerini karşılayıp, onlarla kasaba meydanındaki dev sofrada kaynaştı. Şimdi en azından birkaç kadın, evlenip buraya yerleşmeyi düşünüyor.

26/2/2007

'Otomobile biyodizel olmayacak yağları yediriyorlar, bu cina

Atık yağı biyodizele çeviren Mustafa Ezici, restoranlardan gelen yağları analize gönderince şaşkına döndü: Bu yağları insana yedirenler soykırım suçu işliyor.

Türkiye'de atık yağı biyodizele çevirme lisansına sahip tek fabrikanın sahibi Mustafa Ezici, restoranlardan topladığı yemeklik yağları tahlil ettirdiğinde, sonuçlara inanamadı. Çoğu yağ özelliğini kaybettiği için biyodizele çevirmenin bile mümkün olmadığı yağlar, restoranların mutfağında yemek pişirmede kullanılıyordu. Elindeki 500 yağ örneğini, hangi firmalardan aldığını raporlayarak saklayan Ezici, "Bu örnekleri gıda mühendislerine gönderdim. İnanamadılar. Resmen kanseri yiyoruz" dedi. Ezici, 500 yağ örneğini başta bakanlar, milletvekilleri olmak üzere üniversite rektörlerine göndermeye hazırlanıyor.

İKİ

YILDIR TOPLUYOR
Mustafa Ezici, Ezici Yağ Sanayi Biyodizel ve Enerji Üretim Pazarlama Laboratvuar Hizmetleri A.Ş'nin sahibi. İki yıldır Türkiye'de lisanslı olarak atık yağ toplayan üç firmadan birinin başında. Bu güne kadar yılda restoranlardan, catering firmalarından topladıkları atık yağ miktarını 1800 ton olarak belirtiyor. Ezici, bu yağların büyük bölümünün biyodizel bile olamayacak kadar kötü olduğunu, gelen yağların rengindeki koyulaşmadan anlamış. Bunun üzerine müşterilerinden topladığı yağları tahlile gönderen Ezici korkunç gerçeği açığa çıkaran bir raporla karşılaşmış: "Raporu bir gıda profesörüne incelettim 'Olacak şey değil' diyor. 'Bunu tüketen insan direk kanser olur' diyor. Bizde denetim yok, kriter yok. Avrupa Birliği'nde polimer miktarına bakan cihazlar var. Ölçüm için Tesco'nun yetkililerini çağırdık. Polimer miktarının normalde AB'deki limiti 25 - 27 arasında, Bize gelen yağlarda bu miktar yüzün üzerinde çıktı. Acilen bir standart çıkarılması lazım."

'KAPIM HERKESE AÇIK'
Atık yağ konusunda hala çok cahil bir toplum olduğumuzun altını çizen Ezici rapor aldıkları yağlardan birinin çok büyük bir fast-food markasına ait olduğunu da vurguluyor: "Bakın bu yağlar bende tek tek firmalarıyla duruyor. Denetleyecek herkese kapım açık ama bu yağları insanlara yedirmek resmen soykırım" diyor. Atık yağ konusunun Avrupa Birliği tarafından çok önemsendiğinin altını çizen Ezici Türkiye'de durumun vahamet verici olduğunu söylüyor: "Yağ pahalı olduğu için insanlar bunu defalarca kullanıyor. Yağın üzerine, yağ ekliyorlar. Catering firmalarında yağ atılmıyor, üzerine ekleniyor. Yılda üç firmanın topladığı yaklaşık 1800 ton yağ var. Ama olması gereken 350 bin ton. Geri kalanı kaçak olarak toplanıyor, dökülüyor. Gelen yağların yüzde 90'ı bu şekilde. Bu yağları satanlar var, rafine edip yemek sanayisinde kullananlar var. Tulumba tatlıcılarından tenekesini yedi sekiz liraya alıyorlar. Bir tane tulumba tatlıcısından yağ alamıyoruz. Ayda 7-8 ton atık yağı olan tulumba tatlıcı var. Bu işle ilgili altı aydan iki yıla kadar hapis cezası da var." Raporla durumunu tespit ettirdikleri yağlar içinde bir tek yemek dağıtımı yapan Sofra firmasının atık yağlarının düzgün olduğunu söyleyen Mustafa Ezici, bine yakın firmayla çalışıyor. Bunların içinde hepimizin isimlerini yakından bildiği yiyecek firmaları da var: "Bu yağları biz biyodizel yapmak için alıyoruz, biyodizel bile olmuyorlar" diyor.

SONAT BAHAR - SABAH

10/2/2007

KAMERALI OLTA ÇIKTI MERTLİK BOZULDU

Mucitler dünyasında teknoloji sınır tanımıyor. İnsanoğlunun en büyük hobilerinden biri olan olta ile balık tutmak da yeni bir buluş sayesinde artık çağ atlayacak.


Fishcam adı verilen ekipman, tutacağınız balığı bir "yem"in gözünden görmenizi sağlıyor. Kore yapımı aletin değeri 185 pound. Oltanın ucuna takılan kamera ve izleme monitörü sayesinde balığın "yem"e uzandığını görmek mümkün. Bu sayede saatlerce oltanın titrediğini izlemek zorunda kalmıyorsunuz. Ancak İngiltere'de bulunan Sanderson Doğal Çevre Kuruluşu, bu buluşu tepkiyle karşıladı. Bir sözcü "Bu ürün geleneksel anlayışa aykırı. Balık tutmaktan alınan doğal zevki de öldürüyor" dedi. Kaynak:Sabah
« Önceki ::