Yeni Günlük



RehberTürk



İnternetSponsor



BLOGEVİM



SİNEMA VE FİLMLER



Bilgi TV



ADRES BANKASI

HABERMETRE

ADRESS TURK

YENİGÜNLÜK

Güncel hayatta karşılaştığımız gazetelerde okuduğumuz ilginç haberler,teknolojik yenilikler,müzik videoları,günlük hayattan kesitler,sinema tv konularından magazinden birer tutam derleme küçük küçük pasajlar...
Sıkılmadan eğlenceli bir şekilde YENİGÜNLÜK 'te yer alacak.


5/9/2008

Bütün yaratıklar Allah’ın temel yasalarına uyar


Dünkü yazımda okurum Yaşar Şan’ın 4 sorusundan birini cevaplamıştım. Okurumun bugün cevaplayacağım üç sorusunu, hatırlatmak amacıyla tekrar veriyorum: 2- Kur’an da “oku”, neden Kur’ân’ın başında yer almıyor da ortalarında yer alıyor? 3- Hz. Peygamber doğarken sünnetli miydi yoksa daha sonra mı sünnet oldu? 4- “Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur. Hepsi O’na gönülden boyun eğmiş bulunuyorlar” (Rum Suresi 26). Bu ayette anlatılmak istenen nedir? Gökleri kastederken uzaylıların olduğu mu anlatılmak isteniyor?

Sünnet olmak gelenektir

CEVAP: 2- “Oku” emri Kur’ân’ın ilk inen suresinin başında vardır. Ama Kur’ân, Hz. Osman zamanında iniş sırasına göre değil, başka kriterler esas alınarak derlendiğinden Alak Suresi, Kur’ân’ın sonuna konulan kısa ayetli sureler arasında yer almıştır. 3- Sünnet olmak, Hz. İbrahim’den kalma bir gelenektir. Arapların hepsi sünnet olurdu. Peygamberimizin çevresi, dedesi babası, amcaları, bütün Kureyş kabilesi sünnet olmuşlardır. Çünkü bu hem Arapların hem de İsrailoğulları’nın köklü geleneğiydi. Peygamberimizin sünnetli doğduğu ise bir temele dayanmaz. Ama her Kureyş çocuğu gibi o da ailesi tarafından sünnet ettirilmiştir.

Rum Suresi 26’ncı ayet

4- Rum Suresi 26’ncı ayetin manası açıktır. Bütün yaratıklar Allah’ın temel yasalarına uyar. Her canlı ölümlüdür. İşte bu bir yasadır. Hiç kimse ölmek istemez ama can taşıyan her varlık ister istemez ölür. Deprem de Allah’ın bir yasasıdır. Bu yasa gereğince yer kabuğu altında çatlamalar, yarılmalar olur. Bu da depremi oluşturur. Kimse depreme engel olamaz. Her canlı zamanla yaşlanır. Bu da Allah’ın yasasıdır. Kimse Yaratıcının bu hükmü dışına çıkamaz. İşte ayette kısaca işaret edilen budur. İnansın inanmasın herkes O’nun buyruğuna uyar. Uymamak kimsenin elinde değildir. Hüküm O’nundur. Gerçek padişah O’dahi,,kaynak,vatan

5/9/2008

Uydurma şeyler okudukça içimi sıkıntı basıyor

Hollanda’dan tatil için gelen okurum Emrah Gedik şunları yazıyor: “Sizin de bildiğiniz gibi camilerde hocalar tarafından binlerce hadis rivayeti okunur. İşte bu hadislerden bir örnek: ’Kaş aldıran, vücuduna dövme yaptıran lanetlenir.’ Uhud Savaşı’nda Peygamberimize saldırdılar, dişlerini kırdılar. Sahabilerden birinin, bunu yapan düşmana beddua etmesini önermesi üzerine Peygamberimiz, kendisine bu kadar acı çektirmelerine rağmen diyor ki: “Ben lanetçi olarak gönderilmedim. İnsanlara rahmet olarak gönderildim. Onlar ne yaptığını bilmiyor, bilselerdi yapmazlardı.” Bunu diyen bir peygamber, kendisine o kadar acı çektirenlere lanet okumadı da kaş aldırana, dövme yaptırana mı lanet okudu? Bu kadar sevgi, rahmet dolu Peygamber nasıl böyle söyler?

Bana hiç inandırıcı gelmiyor. Ben bu tür rivayetleri kesinlikle sağlam bulmuyorum. Gönlü Allah sevgisiyle dolu olan, en yüksek ahlak sahibi Hz. Muhammed’in böyle diyeceğine inanılır mı? Güya sağlam denilen Buhari, Müslim hadis kitaplarında mantığa ters düşen o kadar çok şey okuyorum ki içimi sıkıntı basıyor. Ben, Hz. Muhammed’i insanları seven, acıyan, kolaylığı isteyen bir peygamber olarak öğrendim. Bundan dolayı hocaların cemaate bu tür rivayetleri okuyup onları korkutmasını istemiyorum. Biraz dikkatli olmalarını rica ediyorum. Akıl ve mantığa ters düşen şeyleri insanlara anlatmadığınız için size teşekkür ediyorum hocam. Bu söylediklerimde bir hata varsa lütfen düzeltin.

CEVAP: Tamamen haklısınız. 13-14 asır önceki insanların, bulundukları şartlar içinde, gördükleri olaylara tepkilerini belirten bu sözler, maalesef hadis formuna sokularak aktarılmış. O zamanlar pek kimsenin bilmediği bu sözler, zamanla din haline getirilmiştir. Şimdi bu uydurmaları dinden ayıklamak o kadar kolay değil. Karşı çıkanlar, halktan çok bu rivayetlerle şartlanmış olan sözüm ona uzman kişilerdir. Tabii bunları anlatanlar halktan büyük destek buluyorlar, alkışlanıyorlar. İnşallah bu karanlıkları giderecek Hak güneşi, bir gün tam olarak ortada görünür.

5/9/2008

Uydurmalarla dini bozdular

SORU: “Sen olmasaydın, ben bu kâinatı yaratmazdım” (İmam-ı Rabbani 2/320) ifadesi hadis mi değil mi? (Mevlüt Ataoğlu)

CEVAP: Bu ifade, hadis bilginlerine göre uydurmadır. Aslı yoktur. Sanani, bu sözün uydurma olduğunu söylemiştir. İsterseniz Keşful-Hafa ve Muzilul-İlbas cilt 2, sayfa 164’e bakabilirsiniz. Böyle uydurmalarla dini bozdular, hurafelere belediler. Ben de güzel Kur’ân dinini hurafelerden arındırmaya çalışıyorum. Peygamberimizin, “Uydurduğu yalanı üstüme atan kimse cehennemdeki yerine hazırlansın” şeklindeki ifadeleriyle yalanları halka doğru gibi, Peygamber sözü gibi gösterenler günah işliyorlar. İnsanların vebali onların üzerine olacaktır. Dinde edep şarttır. İnsanın yerini, ilminin derecesini bilmesi büyük edeptendir.

Zekatın ödeneceği tarih

SORU: Zekat nisabını aşan param var. Yakında bir yıl dolacak. Zekat bedelini mutlaka birine nakit olarak ödemeli miyim? Yoksa fakir bir öğrencinin bir dönemlik yemek parasını zekat niyetiyle versem olur mu? Zekat bedelini hesaplarken malın elime geçme tarihindeki değeri mi yoksa zekat ödeneceği tarih mi esas alınacak? (A. Ezel)

CEVAP: Zekatı bir öğrenciye burs olarak da yemek parası olarak da verebilirsiniz. İlle parayı onun eline vermek şart değildir. Önemli olan sizin hesabınızdan zekat miktarının çıkması ve yoksula geçmesidir. Zekat, mala sahip olduktan itibaren bir yıl geçmekle farz olur. Zekatın ödenmesi gereken tarih, ele geçen malın yılını doldurduğu tarihtir.

Bir okura kitap önerisi

İSTANBUL Çengelköy’den bir okurum diyor ki: “Dinimizi daha çok araştırıp bilgi edinmek istiyorum. Bana hangi eserinizi önerirsiniz? İslâm’ın çok güzel bir din olduğunu biliyorum. Allah’ın yolunda ayrılmak istemiyorum.” Cevabım şudur: Dinimizi daha iyi öğrenmek için “Yeni İslâm İlmihali” ve “Kur’ân-ı Kerîm Tefsiri” adlı eserlerimi okumanızı tavsiye ederim. Vaktiniz olursa 30 ciltlik Kur’ân Ansiklopedisi’ni almanız ve madde madde Kur’ân öğretisini okumanız çok yararlı olur. Ayrıca tasavvuf hakkında da “İslâm Tasavvufu” adlı eserimi okumanızı öneririm. Şu telefonla irtibat kurabilirsiniz: 216 492 66 13. Adres: Nuhkuyusu Cad. No: 267 Bağlarbaşı/Üsküdar/İstanbul.,,kaynak,vatan

3/9/2008

Peygamberimiz hoşgörü ve dürüstlük diye haykırırdı!’

Mine Şenocaklı


'Hangimiz daha dindar diye tartışmakla zaman kaybetmeyelim' diyor Muhammedü'l-Emin'in yazarı Dr. Casim Avcı. Onun yerine hep birlikte unutulmuş insani değerlere sahip çıkmamız gerektiğini söylüyor. Peygamberin hayatından bir örnek vererek... Kâbe’nin onarımı sırasında Hacerülesved'i yerine koymak için kabileler birbirine girmiş. Her kabile reisi bu onuru üstlenmek istemiş. Bakmışlar olacak gibi değil. Daha peygamber sıfatını almamış olan Muhammedü'l-Emin'i hakem seçmişler.

Hiç kimsenin hakkını kimseye geçirmemiş Muhammed. Bir yaygının ortasına koymuş Hacerülesved'i. Herkes tutmuş bir ucundan. Güven adalet ve hoşgörüyle tamamlanmış Kâbe’nin onarımı. İslam tarihçisi Dr. Casim Avcı'ya göre, işte şimdi insani değerleri yeniden yükseltmek, toplumdaki gerginliği gidermek için de bir yaygıya ihtiyacımız var. Herkesin, ister AKP'li, ister CHP'li, ister inançlı, ister inançsız bir ucundan tuttuğu. Hoşgörü, iyilik, dürüstlük ve doğruluğun...

Bugünün çok sorunu var, dünyada da, Türkiye'de de… İsraf, hoşgörüsüzlük, şiddet... Bu sorunların çoğunun çözümü acaba Hz. Muhammed'in sünnetinde var mı?

Hz. Muhammed zaten dikkat edersek Cahiliye dediğimiz İslam öncesi topluma gönderilmiştir. Yani düzeltilmeye muhtaç, kötülüklerin yaygınlaştığı bir topluma. Ben şuna inanıyorum, günümüzde Hz. Peygamberi tanımaya, anlamaya muhtacız. ‘Muhtacız’daki bizi ikiye ayırıyorum. Bir Müslümanlar muhtaç, iki esasen dünya muhtaç. Dünya bunu itiraf etmeyebilir, dünya bunun farkında olmayabilir ama Hz. Peygamber'in davranışlarında, sözlerinde, hem Müslümanlara ve hem de Müslüman olmayanlara mesajlar var. Hz. Peygamber'in savunduğu ‘evrensel’ değerler var.

Nedir bu değerler?

Birincisi can kutsaldır. İnsanın yaşama hakkı vardır. O halde başkasını haksız yere öldürmek İslam'da büyük günahtır. Hatta Kuran-ı Kerim 'Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir' diyor. Şimdi sırf bu prensibin bile sadece Müslümanları değil, bütün insanlığı ilgilendirdiğini görüyoruz. Bu ne demektir? Müslüman olmayanlar, bir Müslüman'dan bu manada güven duymalıdırlar. Emniyet altında, güven altında olmalıdırlar. Bu peygamberimizin Müslümanlara emrettiği bir şeydir.

Peki ama son yıllarda din adına çok cinayetler işlendi. Trabzon'da Rahip Santoro öldürüldü, misyonerler öldürüldü...

İşaret ettiğiniz cinayetler niçin oldu, kim yaptı bilemiyorum ama ben gördüğüme bakıyorum. Gördüğüm ne? Bir din adamının hunharca öldürülüşü. Bunu İslam'ın kesinlikle yasakladığını açıkça ilan etmemiz gerekiyor. Bunun ayrıca İslam'la ilgisi yok... Şimdi can, mal, ırz, namus gibi değerler, mesela aklın korunması, neslin korunması, insanlığın korunması bunların hepsi temel değerlerdir. Doğruluk, dürüstlük, emanet, emniyet, hoşgörü hepsi bunlar temel değerlerdir. Bu temel değerler sadece Müslümanların değil, Müslüman olmayanların da muhtaç olduğu değerlerdir. Hz. Muhammed, bu temel değerleri haykıran, bu temel değerlere vurgu yapan, bu temel değerlerin daha geniş toplumlara yayılması için çalışan bir peygamberdi.

Hz. Muhammed'in peygamberlik öncesi hayatında ona verilen sıfat Muhammedü'l-Emin, yani 'Güvenilir Muhammed'. Ne zaman çıkıyor bu ifade? Yani ilk kim dile getiriyor?

Kaynaklar zikretmiyor ama bu ifadenin bir kere İslam'dan öncesine ait olduğu kesin. Niçin kesin? En belirgin kullanıldığını bildiğimiz olay Kâbe’nin tamiri meselesidir. Yangın ve sel baskınlarından dolayı Kâbe’nin tamiri söz konusu oluyor, Kureyş kabilesi bu işi üstleniyor ve Kâbe yeniden inşa ediliyor. Ancak Hacerülesved'in yerine yerleştirilmesi hususunda anlaşmazlıklar çıkıyor. Malum Hacerülesved tavaf başlangıcıdır ve çok önemlidir. Bu taşın yerine konulması gerekiyor. Kim yerine koyarsa bu taşı, büyük bir şeref olacak. Dolayısıyla her kabilenin reisi kendisi üstlenmek istiyor bu görevi. ‘Ben yerleştireceğim’ diye bir kavgadır başlıyor. Kılıçlar çekiliyor tabiri caizse ve bu yüzden savaşmayı bile göze alanlar oluyor. Tartışma sürüyor. Nihayet Kureyş'in ileri gelenlerinden Ebu Ümeyye b. Mugire, Beni Şeybe kapısından Kâbe’ye ilk giren kimsenin vereceği karara uyulmasını teklif ediyor. ‘Sabah Kâbe’ye ilk giren kişi hakem olsun’ diyor. Herkes bekleyiş içersinde... Herkes bir hesap içerisinde. 'Bize mi verecek acaba başkasına mı verecek' diye... Bir bakıyorlar ki kapıdan Hz. Muhammed giriyor. Onu gören o gergin insanların bir anda yüzleri aydınlanıyor. "İşte el-Emin" geldi, "İşte Muhammed geldi" diyerek memnuniyetlerini dile getiriyorlar. Kimisi Muhammedü'l-Emin diyor, kimisi 'El-Emin' diyor. Anlaşılan o ki daha önce de bu ifade kullanılıyordu.

O zaman kaç yaşındaydı Hz. Muhammed?
35 yaşında. Şurası kesin ki, henüz vahiy gelmemişti.
t Ve ne oluyor?


El-Emin'i görünce bir rahatlama oluyor. Peygamber efendimiz, 'Bir yaygı getirin' diyor. Getiriyorlar bir yaygı. Seriyorlar. Hacerülesved bir tarafta duruyor. Peygamberimiz alıp taşı yaygının üzerine koyuyor, sonra diyor ki kabile reislerine, ‘Her biriniz yaygının bir tarafından tutun.’ Herkes tutuyor ve eşit şartlarda tutmuş oluyor. Böylece Muhammedü’l-Emin’in adaleti sayesinde Kureyş bir savaşın eşiğinden dönmüş oluyor.

Günümüze gelirsek... Görüyoruz ki bu değerlere sahip çıkanlar giderek azalıyor. Ben Müslümanım diyenler arasında bile...

Muhammedü’l-Emin'in istediği, Muhammedü’l-Emin'in getirdiği dinin istediği şey dürüstlüktür, güvenilirliktir. Müslüman olmak, eliyle, diliyle, davranışlarıyla başkasında güven uyandıran insan olmak demektir.

Toplumdaki bu kutuplaşmaya çözüm olacak olan ne peki?

Güvenilir olmak, güven telkin etmek, doğru olmak, dürüst olmak, başkalarının haklarına saygılı olmak. Asıl problem ise bunların içselleştirilmesinde.

Peki şöyle sorsak, bugün Türkiye'de yaşayan Müslümanların daha büyük çoğunluğu Hz. Muhammed'in sünnetini daha iyi bilse, uygulamaya çalışsa en azından bu gerginlik büyük oranda azalmaz mı?

Kesinlikle azalır.

Hacerülesved bir değer. Onun yerine bu söylediğiniz değerleri koysak...

Ne güzel söylediniz. Hacerülesved'i kaldırın. Yerine bu söylediğim değerleri koyun, can güvenliği, mal güvenliği, dürüstlük, güven, emniyet... O yaygı üzerinde bu değerler olsun. Ondan sonra tutun birer ucundan. Bu yaygının uçlarını tutanlar arasında Müslümanı olsun, olmayanı olsun, AKP'lisi olsun, CHP'lisi olsun, DSP'lisi olsun, MHP'lisi olsun...

DTP'lisi olsun...

Hepsi olsun. Dindarı olsun, dini bakımdan kendini zayıf tanımlayanı olsun. Tutturun bu yaygının ucundan, bu değerleri kaldıralım, yaygınlaştırmaya çalışalım. Mesele budur.

Peki hakem kim olacak?

Hakem Mine Şenocaklı'dır. Hakem Casim Avcı'dır. Hakem iyiliktir. Kötülükleri ne kadar çok konuşursak, o kadar çok yaygınlaşacaktır. İyilikleri çok konuşursak, iyilikleri yazarsak kötülükler yer bulamayacaktır. ‘Şeytana lanet okuyacağına, Allah'ı zikret’ denir İslam'da... Hayırlardan iyiliklerden bahsedelim. İyilikleri fazlalaştırarak, kötülüklere yer bırakmayalım. Kim bunu üstlenirse, kim ön ayak olursa bizim için El-Emin odur. İnsan fıtratı iyiye meyillidir. İyiyi gördüğü yere gelecektir. İyiler kazanacaktır. BİTTİ

10/7/2008

‘Gümkart ile gümrükte insan-para ilişkisi bitecek’

DEVLET Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı, “Yıl sonuna kadar tüm gümrüklerde ’Gümkart’ kullanılacak. Dolayısıyla insan ile para ilişkisi daha asgariye indirilmiş olacak” dedi.

Yazıcı, görev alanı olan Gümrük Müsteşarlığı’nın çalışmalarının geçmiş dönemlere oranla çok daha iyi olduğunu ifade etti. Yazıcı, “Geçen hafta sonu haber vermeden Kapıkule’ye dalış yaptım. Ara sıra böyle şeyler yapıyorum. Kapıkule’deki inşaat çok hızlı bir şekilde devam ediyor. Bir ay içinde TIR geçişlerine ilişkin kısım tamamlanacak. Yıl sonunda da diğer araç ve insan geçişlerine ait kısmı tamamlanıp modern bir kapı olarak milletimizin hizmetine sunulacak” dedi.

6/7/2007

AKP'liler, seçim çalışmaları sırasında devlet imkânlarından

SEÇİMLER VE BİR ETİK TARTIŞMASI

Milliyet

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP'li bakanlar, seçim çalışmaları sırasında devlet imkânlarından geniş bir şekilde yararlanıyorlar. Milliyet'in bu uygulamayı eleştirel bir şekilde gündeme taşıması, hükümet çevrelerini savunma noktasına getirdi.
Başbakan'ın danışmanları, başka gazetelere açıklamalar yaparak hükümet üyelerinin seçim kampanyası sırasında devletin uçak, helikopter, otobüs, makam otomobili gibi resmi araçlarını kullanmalarında yasalara aykırı bir durum olmadığını anlatıyorlar.
Seçim Yasası, gerçekten de seçim öncesindeki son on güne kadar resmi taşıtların kullanılmasına bir yasaklama getirmiyor. Resmi taşıtların kullanımına ilişkin, 1961 tarihli 237 sayılı Taşıt Kanunu ise araçların resmi görev dışında kullanımını büyük ölçüde yasaklayıp yaptırıma bağlarken, Başbakan açısından önemli istisnalar getiriyor.
Ancak yasal açıdan uygun olması, uygulamanın etik açıdan problemli olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye yetmiyor.
* * *
Kamusal bir sorumluluk olan hükümet çalışması ile seçimi kazanmak amacıyla partilerin yürüttüğü bir kampanya faaliyeti aynı kapsamda görülemez.
Birincisinin finansmanı, Hazine, yani vergi mükellefleri tarafından karşılanıyor. Ancak, Türk vergi mükelleflerinin ilke olarak ikinci kategoride yer alan partilerin seçim kampanyalarını finanse etmek gibi bir yükümlülükleri yoktur.
Resmi taşıtların seçim döneminde kullanılmasının en önemli mahzuru, eşit rekabet koşullarını ortadan kaldırmasıdır. Gerçek bir demokrasiye yakışan, birbirleriyle yarışan adayların eşit bir zeminde rekabet etmeleridir. Bugünkü tablonun böyle bir zemin sunduğu söylenemez.
Demokrasi açısından hiç de adil olmayan bu tablo, bugünkü AKP iktidarına özgü değildir. Uygulama, bundan önceki iktidar dönemlerinde çok farklı değildi. Nitekim, AKP hükümeti merhum Bülent Ecevit'in de başbakanlığı döneminde aynı şekilde davrandığı savunmasını yapıyor.
Geçmişte kusurlu bir uygulamanın yapılmış olması, bu kusurların ortadan kaldırılmaması ve aynı şekilde sürdürülmesi için bir mazeret oluşturmamalıdır.
* * *
Sürmekte olan seçim kampanyası, seçime ilişkin eski yasaların eksikliklerini bir kez daha çarpıcı bir şekilde ortaya koymuş bulunuyor.
Siyasetin etik boyutuyla ilgili sıkıntılar yalnızca araç kullanımıyla sınırlı değildir. TBMM, bir kez daha, bir etik yasası çıkarmadan, dokunulmazlıklara dokunmadan yasama dönemine veda ediyor.
Siyasilerin tabi olacakları etik ölçüleri gösteren bir yasa TBMM'den yine geçmemiştir. AKP iktidarı, TBMM'deki ezici çoğunluğuna rağmen bu konuda hazırladığı taslağı Genel Kurul'a getirmemiştir.
Bunun sonucunda, yine, adayların ve partilerin yaptıkları harcamaların hiçbir şekilde denetlenmediği, şeffaflıktan uzak bir seçim kampanyasına tanık oluyoruz.
Ümit ederiz, 2007 genel seçimi Türkiye'nin bir etik yasadan yoksun olarak gerçekleştirdiği son seçim olur.

26/2/2007

Fener'e yazı yok

Fenerbahçe'deki kötü tablo köşe yazarlarını da sinir etti. Rıdvan Dilmen öyle kızdı ki sadece iki cümle yazdı...

Antalyaspor deplasmanında hem taraftarını hem de yöneticilerini çileden çıkaran Fenerbahçe, köşe yazarlarından da tepki aldı. Özellikle de koyu Fenerbahçe taraftarı olan Rıdvan Dilmen çileden çıktı. Tepkisini de sadece iki cümle ile ortaya koydu. Daha doğrusu Fener hakkında yazmayarak...

Rıdvan Dilmen "Fener'e yazı yok" başlığını atıp altına da şu notu düştü;
"Fenerbahçe mi? Hiçbir şey yazmayacağım onlar için."

Diğer köşe yazarlarının tepkileri de farklı değil. İşte yorumlar;

Ahmet Çakar: "Kepazelik!"

Fenerbahçe harabeye döndü. Ligin ikinci yarısından itibaren kazansa da kaybetse de, Fenerbahçe kötü futbol oynamıyor, adeta kepazelik sergiliyor.

Dün gece bir skandaldı. İlk yarıda Kezman'ın bulduğu pozisyon dışında Fenerbahçe'nin bırakın pozisyonu üç paslık organizasyonu bile yok.

Başından beri Zico'yu destekliyorum. Ama kendisine şimdi ilk ciddi eleştirim şu: Lider olabilirsin, hatta puan farkı çok fazla da olabilir, ama sürekli oynattığın oyuncular art arda rezaletlere imza atıyorlarsa PAF takımından oyuncu alırsın. Yine de futbola ihanet eden kaşarları oynatmazsın.

Hep diyorduk, Volkan kaleci değil diye. Gol olur, aut olur, ya da kurtarırsın. Ama Volkan ne yapıyor? Atılan her şutu bakarak seyrediyor. Aut olursa aut atışı yapıyor. Gol olursa da, pardon diyor.

Can Bartu: "En kötü Fenerbahçe"

1948’den beri içindeyim, bu kadar kötü bir Fenerbahçe’ye rastlamadım. Olacak iş değil. En başta hep söylediğimiz gibi bu takım tek forvetle oynamaz. Kırk yılda bir akın yapan bir takım...

Ve yenilen golde Volkan gözleriyle topu iyi takip ediyor, sonra da ağlardan çıkarıyor... Volkan nerede duracağını, nereden topa hamle yapacağını bilmiyor. Karşısındaki adam düzeltiyor, vuruyor o bakıyor. İşin garibi kimse ona birşey öğretmiyor galiba.
 

10/1/2007

Bahçeli, Erdoğan'ı Yere Serdi

Müthiş bir sahne! Müthiş bir mücadele ve müthiş bir sonuç! Son dört yıldır müthiş bir fikri mücadeleyle karşı karşıyayız.

            Söz konusu mücadele, MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli ile AKP Genel Başkanı ve Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan arasında yaşanmaktadır. İki lider, dört yıldır, fikri anlamda bir mücadele yapmaktadır ve bizler de bu tarihi mücadeleye tanıklık etmekteyiz. İki lider, birbirlerinin her adımını ve her davranışını takip etmekte, her sözünü irdelemekte ve anında cevap vermekte... Anadolu coğrafyası üzerinde gerçekleştirilen bu fikri mücadeleye büyük Türk milleti an be an yaşamakta, her sahnesini seyretmekte ve ibret almaktadır.

            AB ve ABD ile onlara eklemlenmiş AB'ciler ve ABD'cilerin yanında liboş yazar-çizer takımı ile Karen Fog beslemesi yazar ve siyaset erbabı, Erdoğan'ın ataklarını alkışlamakta, Bahçeli'nin hedef şaşırması için gayret sarf etmektedir. Buna karşılık 1919 pınarından su içenler, Bahçeli'nin safında yer almış durumdadır.

            Sayın Bahçeli, ilk günden itibaren rakibini iyi takip etmiş ve iyi tanımış izlenimi vermektedir. Erdoğan'ın her cümlesini, her sözünü iyi tahlil etmiş, her adımını gözlemlemiş ve O'nu çok kısa sürede çözmüştür. Erdoğan ise önceleri Bahçeli'yi görmezden gelmiş, dikkat etmemiş, tahlil etmemiş veya edememiştir. Son iki yıldır, kendisi için esas tehlikeyi görmüş ve tanıma gayretine girişmiştir. Bahçeli'nin ataklarını önceden sezip okuyamadığı için bu eksiğini "Kurtların Kardeşliği" kitabını okuyarak telafi etmeye çalışmaktadır.

            İki lider arasındaki bu fikri mücadelenin göstergesi olması bakımından birkaç örnek vermek istiyoruz: Mücade konularından ilki Kıbrıs meselesiydi.

            Rakibini iyi inceleyip tanıyan Bahçeli, daha 2003 yılının başlarında O'nunla ilgili hükmünü vermiş ve söylemiştir: Aceleci ve acemi!

            Bahçeli'nin bu teşhisi, daha 2003 yılında ispatlanmıştır. Erdoğan, 2003 yılında yeni Kıbrıs politikasını açıklamıştır: Çözümsüzlük çözüm değildir! Erdoğan, bu politikasıyla Türk Devleti'nin onlarca yıldır oluşturduğu siyasi duruşu "çözümsüzlük" olarak nitelemiş ve İngiliz ve Rum menşeli Annan planının ilk şeklini savunur olmuştur. Söz konusu plan, defalarca değişmesine rağmen O, planın ruhunu savunmaya ve "Çözümsüzlük çözüm değildir" demeye devam etmiştir. Karen Fog beslemeleri de O'nun bu politikasını desteklemişlerdir.

            Bahçeli, Erdoğan'ın Kıbrıs politikasının yanlış olduğunu, bu politikanın özünde "ver-kurtul" mantığının yattığını, aceleci ve acemi bir anlayışla Annan planına sarınıldığını söylemiş ve Türkler için içi tuzaklarla dolu olan bu planın kabul edilmemesi için "Hayırda hayır vardır" diyerek adaya gitmiştir. Buna karşılık Erdoğan, "Yes be annem"cilerle ittifak kurup Annan planını kabul ettirmiştir.

            Rumlar planı reddedince AB ve ABD oylamadan önce verdikleri sözleri tutmayınca ve zaman geçtikçe planın iç yüzü ortaya çıkınca Erdoğan çıkıp "Annan beni kandırdı" demiştir.

            Bahçeli ne demişti: Aceleci ve acemi! Erdoğan sonunda ne dedi: Annan beni kandırdı!

            Sonuç, Bahçeli haklı çıktı.

            Bahçeli haklı çıktı çıkmasına ama Erdoğan'ın bu aceleci ve acemi tavrı yüzünden 500 yıllık Kıbrıs mücadelemiz, hezimetle bitmek üzere.

            İki liderin ikinci mücadeleleri, millet kimliği üzerine olmuştur.

            Erdoğan, daha iktidarının ilk günlerinden itibaren alt kimlik- üst kimlik tartışmasını başlatmıştır. Önceki görüşlerine paralel olarak Türkiye'de 36 etnik grup yaşadığını Başbakanlığının ilk günlerinden itibaren ısrarla vurgulamıştır. Anadolu'da Türk'ün dışında başka etnik grupların da olduğunu sık sık söylemiştir. Türk'ün bütün bir milletin adı olmadığı, dolayısıyla üst kimlik olamayacağı, olsa olsa söz konusu diğer etnik gruplar gibi alt kimlik olabileceği anlamına gelen sözler söylemiştir. Hatta katıldığı bir televizyon programında hızını alamayarak "Gocunmayan da kendini Türk diyebilir" deme cür'etini bile göstermiştir.  Türk milleti kavramı yerine Türkiyelilik terimini ileri sürmüştür.

            Sosyolojik anlamda milletleşme ile etnisite varlığının birbirinden ayrı şeyler olduğu basit ilmi gerçeği bilmemeye dayanan ve "cehalet" intibaı uyandıran, fakat oldukça tehlikeli bu sözler karşısında Bahçeli, 2004 yılında bir basın toplantısı düzenleyerek Cumhuriyet'in kuruluş felsefesine uygun olan kendisinin millet anlayışını ortaya koymuş ve bu milletin tek bir kimliğinin, tek bir adının olduğunu, onun da "Türk" olduğunu, Erdoğan'ın başlatmış olduğu alt kimlik-üst kimlik tartışmalarının yersiz ve tehlikeli olduğunu söylemiştir.

            Sonraki yıllarda Erdoğan, ısrarla alt kimlik-üst kimlik tartışmasına devam etmiş, Türkiyelilik gibi ucube terimi Türk milleti yerine kullanmaya devam etmiştir. Bahçeli de ısrarla alt kimlik-üst kimlik tartışmalarına karşı çıkmaya, Türkiyelilik yerine Türk milleti demeye devam etmiştir.

            Sonunda Erdoğan, Yozgat'a gitmiş ve siyasetende olsa Türk milleti demek zorunda kalmıştır.

            Kimlikle ilgili bir başka mücadele, bizzat Erdoğan'ın şahsı üzerinde yapılmıştır. Erdoğan, soran ve merak eden varmış gibi kendisini ve ailesini tanımlarken önce "Eşim Arap, ben Rizeliyim" demiş, sonra bir seferinde "Eşim Arap, ben Gürcüyüm" demiştir. Kendisinin etnik aidiyetini ortaya koyarak Türkiyelilik tezini güçlendirmeye gayret etmiştir.

            Bahçeli buna da itiraz etmiştir. Cumhuriyet'in Türk milleti anlayışının etnisitenin üzerinde olduğunu dolayısıyla kendisinin de Türk olduğunu vurgulamıştır. Bahçeli, Mersin'de yaptığı konuşmada "Ben Gürcüyüm, hanımefendi Arap diyeceksin ve Türkiye`de milli kimlik yerine, Türk kimliği yerine Türkiyelilik şuurunu yerleştirmeye çalışacaksın. Saydıklarım bu büyük milletin evlatları, akrabalarıdır. Sen bunu bu şekliyle bölemezsin, milleti kandıramazsın. ADB`den gelmeye niyeti olmayan oğlun Necmettin Bilal Efendi, bir gün gelmeyi düşünürse ona ne diyeceğiz. O bizim evladımızdır ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin vatandaşıdır. Vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese Anayasa Türk diyorsa, hanımefendi de sen de oğlun da Türk`tür, Türkoğlu Türk`tür"

            Evet Bahçeli böyle diyordu. Erdoğan, "Ben şuyum, karım da şu" dedikçe Bahçeli, "Sen de, hanımefendi de, oğlun da Türk'tür" diyordu. Sonunda Erdoğan, önce Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmada "Türklüğüme söz söyletmem" dedikten sonra,  Söğüt'te kendisi için "Türk evladı" nitelemesini yaptı, en sonunda da Amerika'da sorulan bir soruya verdiği cevapta yine siyaseten "Ben Türk'üm" demek zorunda kaldı.

            Böylece Bahçeli, sadece Erdoğan'ın milli kimlikle ilgili yanlış ifadelerini düzelttirmekle kalmadı, bizzat kendi kimliği ile ilgili sözlerini de değiştirtmiş oldu.

            Bir başka mücadele Erdoğan'ın "Kürt Sorunu vardır" ifadesi üzerine cereyan etmiştir. Erdoğan, bu açıklamayı yapmadan önce kendi kendilerine aydın (!) sıfatı takan bir takım zevatla, Başbakanlıkta bütün safhalarını basının dakika dakika takip ettiği ve abartarak kamuoyuna duyurduğu çok gizli (!) görüşmeler yapmıştır. Erdoğan'ın Türkiye'nin bir vilayetine yapacağı ziyaret, kamuoyuna, hem kendisi tarafından, hem de basın tarafından uluslar arası bir ziyaretmiş gibi takdim edilmiştir. Bu çok görkemli takdimden sonra Erdoğan, Diyarbakır'a gitmiş ve "Kürt sorunu vardır" demiştir. Erdoğan buradaki konuşmasında kimden ve niçin olduğu herkesçe malum  "özür dileme"yi de ihmal etmemiştir. Erdoğan'ın bu sözleri karşısında Bahçeli, bir basın toplantısı düzenlemiş ve "Kürt sorunu olmadığını, bölücülük ve terör sorunu olduğunu" söylemiştir. Bahçeli, daha sonraki birçok konuşmasında ısrarla bu görüşünü sürdürmüştür. Bahçeli'nin bu ısrarlı ve kararlı tutumu karşısında Erdoğan, geçen hafta önceki sözlerinden dönmüş ve yine siyaseten ve şov amaçlı "Kürt sorunu yoktur; terör sorunu vardır" demek zorunda kalmıştır.

            Bir diğer mücadele "milliyetçilik" üzerinde yaşanmıştır. Erdoğan, 2002'den itibaren sürekli her türlü milliyetçiliğe karşı olduğunu söylemiştir. Erdoğan, milliyetçiliğin her türüne karşı olmanın yanında, bugüne kadar milliyetçilikle nasıl bir irtibatları olduğu anlaşılamayan üç çeşit milliyetçiliğe (!) özellikle karşıdır. Bunlar, etnik, dini ve bölgesel milliyetçiliklerdir. Doğrusu ne siyaset, ne de ilim dünyasında milliyetçilikle söz konusu terimleri yan yana getiren Erdoğan'ın dışında başka kimse olmamıştır.

            Erdoğan, milliyetçiliğin her türüne karşı çıkarken Bahçeli, millete milliyetçilik realitesini anlatıyordu.

            Sonunda Erdoğan, geçen hafta sonu girdiği bir börekçide kendisinin ne kadar milliyetçi olduğunu anlatırken görüldü.

            Son yıllardaki bu mücadele, birçok alanda daha yapılmıştır.

            Her ne kadar Erdoğan geçmişte söylediklerini unutup kendi söylediklerine muhalefet yapsa da (Örneğin: Daha geçen haftaya kadar "Kürt sorunu" diyen Erdoğan geçen hafta Kürt sorunu diyenlerin hata yaptığını doğru olanın "terör sorunu" olduğunu söylemesi gibi...), sadece siyasi çıkar ve şov amaçlı olsa da, bu gömlek Erdoğan'ın üstüne hiç yakışmasa da ve söyledikleri yalan ve sadece lafta olsa da, Erdoğan Bahçeli'nin söylediklerinin doğru olduğunu kaybetmiş ruh haliyle de olsa anlamıştır.

            Sonuç olarak diyebiliriz ki, Bahçeli, Erdoğan'a söylediği her sözün tersini üç-beş ay içinde söyletmeyi başarmıştır.

            Bahçeli, fikren Erdoğan'ı yere sermiştir. Hem de defalarca...



Alıntı : Prof.Dr. Metin ERGUN - EtikHaber